26 Ekim 2018 Cuma

Cappadocia Ultra Trail serüveni ve "ultracılar yürüyo yae"





Yarış raporu… Özellike ultracılar diye tabir ettiğimiz trail koşucularının önem verdiği bir faaliyet. Özellikle o parkura dair bilgi edinmek istiyorsanız, inişli çıkışlı ve çok değişkenli bir topyekûn mücadele demek olan ultra maratonun hem organizasyon ayağı hem parkur ayağı olmak üzere bir çok özelliğine vakıf olmak istiyorsanız yapacağınız ilk şey farklı sporcuların o organizasyona, yarışa dair yazdıkları yarış raporlarını okumak olur, olmalı. Zira en sağlıklı bilgi o parkuru koşmuş kişilerden alınır.
Benim bu sitede benzer yazılarım mevcut, iki kez maraton koşmuş bir yol koşucusu olarak katıldığım organizasyonlara dair kalem oynatmayı seven biriyim. Çenem düşük az biraz, onun da etkisi var bunda tabi J
Velhasıl ancak uzun zamandır bir yazı yazmıyordum, çünkü kendimi de tekrara düşürmek istemiyordum açıkçası. Fakat bu hafta sonu katıldığım Salomon Cappadiocia Ultra Trail organizasyonu ayrı bir yazıyı hak eden, ayrı bir “festival”di. Evet festival diyorum, buna organizasyon dersek hakkını yemiş oluruz.
Yaklaşık 4 senedir kendi çapında koşan, bu süreçte 4 saat altı maraton koşma gailesi ile iki kez bunu deneyen ancak 4.06.31 süresinin altına inememiş ağır vasıta bir yol koşucusu olarak hep bir yurt dışında, meşhur bir maratona ya da yarı maratona katılma fikriyle dolup taşıyordum. Berlin’de koşanlar, Boston Maratonu kurası çıkanlar, Londra, Tokyo, Köln… Bakıp dururdum hep. Yüzlerce elit atlet, binlerce koşucunun bir araya geldiği, o şehri, kasabayı bir koşu festival alanına döndüren, profesyonel, eksiksiz organizasyonlardı hepsi benim gözümde ve bir gün mutlaka birine katılacağım diyordum. Ve gel zaman git zaman yokuş antrenmanı için çıktığımız R.E.D. Runners kaptanlarından Hüseyin Keleş’in mtb ile dolaşarak bulduğu Yamanlar Eşek Çukuru 10,5k’lık 350 elevli parkurda yaptığımız koşulardan fazlasıyla keyif almam, gözümü ultra dediğimiz ve bir çok yol koşucusunun “ultracılar yürüyo yae” diye ağız burun kıvırdığı trail yarışlarına diktim.
Efes Ultra 12k ile “patika koşusu, dağ koşusu ne menem bir şeymiş bakayım” diyerek bu alana dair ufak bir adım attım. Gülmeyin, tüm basamaklar ilk adımla çıkılmaya başlar J
Velhasıl sonra başta Aykut Çelikbaş, Yücel Kalem gibi çevremde temasım, sohbetim olan, sosyal medya kanalıyla da olsa iletişime açık, bilgilerini paylaşmaktan beis duymayan ultracılarla bu işin inceliklerine dair bilgiler edinmeye çalıştım.
İşte Salomon Cappadocia Ultra Trail o zamanlar radarıma girdi. Ancak Kayseri’ye ulaşım, yarışın Cumartesi oluşu, çalışan insanlar için zorluk yaratıyordu ve bir türlü koşu takvimim içine alamadım burayı. Ve nihayet bu sene 2018 yılında maraton koşmak yerine 38k parkurunda kendimi test etmeye karar verdim.

Tabi hemen belirteyim, hazırlanamadım. Hafta sonları Eşek Çukuru’nda uzunlarımı, yokuş antrenmanlarımı yaptım evet, bir tane de hafta içi koşu yapabildim hepsi bu.
Bakın yeri gelmişken hemen söyleyeyim, ultrada farklı parkurlar farklı mesafeler olduğu için ve bu mesafeler çok yüksek olduğu için (60k 119k vb) short dedikleri, kısa denen parkur sizin de kulağınıza kısa, basit, kolaymış gibi geliyor. Zurna burada zırtlıyor, haberin olsun yolcu arkadaşım.
Zira 38k 1100 elev bir patika parkuru, bir maratondan daha zor bir mesafeye eşdeğerken, teyzeler amcalar 60k, etine butuna dolgun kardeşler, abiler 119k koşarken 38k size nohut çekirdek gibi geliyor, aman dişi bırakmayın.
Bu düşünceler ve haleti ruhiye ile cappadocia ultra trail’in sayfasında buldum kendimi ve kaydımı yaptırdım. Feragatname tamam, doktor raporu okey, oteller, onu da seçtik, ne kaldı havaalanı transferi. Evet başta belirttiğim ve imrendiğim organizasyonların bir benzeri olduğunu fark etmeme neden olan anlardan biridir bu aslında havaalanı transferi. Ücretsiz olarak sizi 70 km mesafeden alıp otelinize bırakıyorlar, “koştun bitti hadi ne yaparsan yap” demeden, hangi saatte uçağınız olduğuna bakmadan sizi havaalanına da götürüyorlar. Neyse hepsini tamamladıktan sonra takımımızın kralı Ali, Tunç, Nevzat, Evren, Martin ile 38k’ya, Ayşegül ise 66k’ya kayıtlı olarak Ürgüp’ün yolunu tuttuk. Kayseri havaalanında bizi bekleyen organizasyon görevlisi ile otelimize servisimiz tamamlandı ve kendinizi Mo Farah kadar önemli hissetmesek de hafiften bir elit atlet kadar koltuklarımız kabardı.
Görmemişiz böyle ilgi efenim.
Ertesi gün sabah kahvaltımızdan sonra fuar alanına gittik. Özellikle fuar alanı ile kayıt ve kit dağıtım alanının ayrı yerlerde konuşlandırılmış olması çok yerinde olmuş, hem gereksiz bir kalabalık olmuyor hem de ilçenin her köşesinden bir koşucunun çıkıyor oluşu Ürgüp’ü o hafta sonu koşunun başkentine çeviriyordu.
Kitlerimizi almak için Turgut Özal Kültür Merkezi’ne turist gibi gidince insanların niye tam tekmil 10 dakika sonra start alacaklarmış gibi giyindiklerini anladık. Kitleri teslim etmek için zorunlu malzemeler ve ayakkabılarını görmek istiyorlarmış. Bu yeni bilgi Kiev deplasmanında gol yiyen Beşiktaş gibi otele geri dönmemize vesile oldu.
Bizler de giyindik efendim.
Kitlerimizi alıp fuar alanına geri döndük. Markaların standları ve yüzde 20 30 bandında indirimli fiyatları bile bir pabuça 600 700 lira vermeyi gerektirdiğinden bu stantlardan uzak durmayı tercih ettim. Ne de olsa ayağımda Speedcross 4 vardı.
Speedcross 4 ve bu parkur için ayakkabı seçimine ayrıca değineceğim.
Vehlasıl, fuarı gezip İzmir’den gelen diğer takımlarla selamlaştıktan sonra kendisiyle internet üzerinden söyleşi yapmış biri olarak son derece sıcak ve mütevazi bir adam olan Aykut Çelikbaş ile yüz yüze de tanıştım. Bir de yazmış olduğu Ultra Kitap’ı imzalattım. Tabi bu ultra efsanesi ile fotoğraf da çekilmeyi ihmal etmedim.

Bu fotoğraftaki göbek konusuna hiç girmeyelim, üzerim. Bakın geçin. J

Günü gezerek bitirdikten sonra sabahki koşuya dinç olmak adına erken erken odalarımıza çekildik. Sabah 10’da startın verilecek olmasından mı, bize rahat rahat mükellef bir kahvaltı imkanı tanıyor olmasından mı bilmem çok keyifle, huzurla uykuya daldım. Sabah kalkıp kahvaltıda Tunç ile buluştuk, otelde Ankara’dan Bekir hoca ile karşılaşıp parkur hakkında biraz sohbet ettik. 25 den sonra dikkat edin demesine pek bir anlam veremedik o ara, zira bize göre yarış 15. km’lerinde kadar tırmanışla geçiyordu, sonra uzun bir iniş ve sonra in çıklarla devam ediyordu. Yani 25’i gördük mü iş bitti diye düşündü bu satırların sahibi saf.
Zira 1.90 boy 93 kilo olarak yokuş aşağı freni patlamış bir kamyon gibi inebilen benim yüzeye temas eden ayaklarımın 48,5 olması sebebiyle pek öyle düşme olayım da olmazdı. O sebeple tırmanış bittiyse yarışın 3 de ikisi, zorlu bölümü bitmiştir benim için her zaman. Bu düşüncelerle start noktasına giderken öncesinde kahve içmek için bir mekana girdik. Sırtımda 1.5 litre su torbası, yanlarda yarımşar litreden 1 lt su mataraları ile daha çok 120k’cı gibi göründüğüm için olsa gerek (onlar yaklaşık 2 saat önce start almışlardı), bir tecrübeli elemanın “bunlar ne hacı” sorusu, gün içinde yaşayacaklarımın ve parkura ve trail işine ne kadar uzak olduğumun sinyalleriydi desem sanıyorum abartmamış olurdum.
Su dedim adama, “arkada ne kadar var” diye sordu, soruşundan fazla bulduğunu anladığım için yalan söyledim, 1 litre dedim. “Naptın sen ya, istasyon diye bir şey var, niye taşıyorsun bunları, zaten irisin, istasyondan dolduracaksın, buradan taşımayacaksın” dedi bana. O sakallı, biraz artiz kardeşin önerisiyle ceplerdeki 1 litreyi omuzlarımda taşıyacağıma midemde taşıma gibi bir yorumlama ile yarım saat içinde 1 litre suyu gövdeye indirdim.

Artık hafiflediğime göre düzlerde maraton hedefim olan 5.40 ortalama pace ile gider, inişlerde sakatlanmamak adıma en fazla 5 pace ile devam eder, tırmanışlarda ise işte 9 pace gibi bir hıza düşerim diye plan yaptım. Gülmeyin demiş miydim? Tabi çok dik yerlerde de asgari düzeyde de yürüme planım var ama bunu çok dillendirmiyorum, zira “ultracılar yürüyo yae” ekolünden gelen bir zatı muhteremim.
Bu düşüncelerle startı verdik ve yaşayacağım en uzun, en zorlu, en yıpratıcı koşu deneyimim başlamış oldu.


Öncelikle şunu belirteyim işaretlemelerden endişe ediyordum, bir kez bile tereddüte düşmedim. Bunda en kalabalık etabı koşuyor olmam, gündüz gözüyle yol alıyor olmamın da büyük payı var evet ama her dönemeçte her çatalda işaretler var mı diye özellikle bakarak, görerek yol aldım. Bu anlamda parkur işaretçi gönüllülere özellikle selam ederim.
Bu şekilde başladık koşmaya ama direk yokuşla başladığımız için çok da kasmadan devam ettim. İbrahim paşa birinci CP noktasına geldiğimde, burada bir parantez açayım, yamanlar eşek çukuru 300 elevli, içinde 1 km ayrın rampası dediğimiz sağlam bir tırmanışı olan, inişli çıkışlı bir parkuru, kendimizin oluşturduğu iki istasyon ile 3 kez dönerek 31 km’yi 3 saat 23 dakikada tamamlamıştım. Bu sebeple Cappadocia’da son 7km’yi 7 pace gitsem bile aşağı yukarı 4 saat 11 dakika civarı bir perfomansla tamamlayabilirim diye kabaca bir matematik yaptım. Hadi yarış ortamı, parkur değişik falan 4.30 benim için ideal bir hedef olmuştu.
İbrahim paşa istasyonuna geldiğimde bu hedefim hala yerinde duruyordu, sadece biraz daha hızlanmam gerekti. Yokuşlar başlamıştı nasıl olacaktı o bilmiyordum ama durum buydu. İstasyonda kola içtim, tuvalet ihtiyacımı giderdim, biraz da tuzlu kraker yiyip fazla oyalanmadan yola koyuldum. Ancak istasyondan çıkar çıkmaz göğüs kafesimin sağ yanına bir ağrı girdi. Bu esnada max nabzı 180 olan 43 yaşında biri olarak 160 nabız ortalama ile koşmaya özen gösteriyor, inişlerde de çıkışlarda da 160 170 nabız aralığını muhafaza ederek koşuyordum. Bu ağrı biraz beni ürkütünce nabzı düşürmeye karar verdim ve yürümeye başladım. Nabız 140 lara inince ağrı da geçince tekrar koşmaya başladım ama bu bana yürü koş yaptığım, ancak koşarak geçmem gereken 2 3 km kaybettirdi. Bu şekilde tırmanışlara devam edip 15 sonrası başlayan meşhur inişlere, vadilere dalışlara geldi sıra. İnişi iyi olan, bacak boyu uzun bir koşucu olarak önündekini geçmenin zor olduğu yerlerde seri bir spor otomobil gibi önümdekinin arkasına iyice yanaşıyor, rüzgar koridoruna giriyor, ilk gördüğüm açıklık, boşlukta önümdekini ekarte ediyordum.

Öyle ki V şeklinde yarıkların içinde koşarken zemine anca bir ayağın sığacağı kadar dar duvarlar arasında giderken sol duvardan sağ duvara zıplayarak önümdekileri çapraz geçişlerle, makas atarak elemine ediyordum.
Her şey güzeldi de bu zemini takip etme, basacak yeri belirleme, o sıra önümde bitiveren ağaçların dallarından eğilmeler, vadi inişlerindeki merdivenler, 1.90 boyunda biri olarak tamamen eğilsem bile geçmekte zorlandığım yerden nerdeyse en fazla 1 metre yüksekliğindeki mağara tünellerden geçerek iniyor ve düzlüklerde koşuyor olmak benim siniri bozmaya başlamış, tempomu bozmuş, mental olarak beni sarsmış vaziyetteydi.
Bu esnada istediğim tempoyu ama trafikten, ama zeminin oynaklığı nedeniyle tutturamamam ve dilediğim gibi koşamadığım için hedef süremin şaşıyor olması asabımı bozmaya başlamıştı. Evet eşek çukurunda koşmuştuk, hazırlanmıştık ama orası stabil toprak yoldu, burada ise yol namına bir şeyi bırakın, zemin yoktu.


Bu şekilde ikinci CP’ye geldiğimde yine yaptığım gibi tuzlu krakere, kolaya, sodaya ve helvaya saldırdım. Zira hem acıkıyordum hem enerjim kalmamıştı. Burada da fazla oyalanmadan ve asla oturmadan yola koyuldum ama artık koşmak istemiyordum. Kafa olarak 4.30’luk hedefin kaçtığının bilinci beni bozuyordu. 5 saat hedefi ile yola devam ettim. Ama artık o yokuş demektense duvar dediğim yerleri görünce söylenmemin yerini küfürler almaya başladı. Neymiş efendim ultracılar yürüyo yaee, evet ne ilginç ultracılar yürüyor ama ben yürüyemiyordum. Evet yürüyerek çıkmam gereken, bunu yaparken ellerimi de kullanabileceğim diklikte yerleri tırmanırken nabzımın 170’leri vurması nedeniyle arkamdan gelen “yürüyen ultracı”yı engellememek için kenarı geçip bekliyordum. Bu esnada saati durdurmaya başladım. Total zamanı zaten yarış saati tutuyordu, ben en azından aktif hareket ettiğim yerleri kayıt altına almak istiyordum. Bu sebeple CP’lerdeki molalarımda da saatimi durdurmuştum. Bu şekilde 60k ekibinin bizim parkura dahil olduğu bölümlerde 60k ekibi ile konuşma sohbet etme imkanım oldu. Benim önümde 10k, onların önünde ise aşağı yukarı 20k mesafe vardı. 28. km’de, Akdağ eteği sanırım, dur kalk’lı yürüyüş sonunda 30.90 da o tırmanma etabını tamamladım ve saati durdurup kayanın üzerinde vadiyi seyre daldım.
Madem hedefler kaçtı, 5 saat de yalan oldu, o zaman önemli olan sağlık ve keyif deyip manzaraya verdim kendimi. Japon turistlere el bile sallıyordum, o derece rahat.
Burada geçirdiğim 3, 4 dakika sonra takım arkadaşlarım Nevzat ve Evren geldiler. Ali ile Tunç zaten startta kopup gitmişlerdi. Haydi dediler, kalktım onlarla beraber sohbet ede ede koşmaya başladık. O sıra saatim 30.90 km’de, ortamala pace ise 8.08 gösteriyordu. Önümde alışık olduğum düz bir iniş görünüyordu.
5.40 5.50’lik bir ritim ile önlü arkalı iniyorken bu temponun 8.08’lik o anki total ortalama tempoya katkısını düşünüyor, 7.50 olursa ne güzel olur diye yüzümde gevrek gevrek gülümseme ile tekrar yarış havasına girmiş hissediyordum kendimi. Bu şekilde 2.5k koştuktan sonra saate baktığımda gördüğüm 8.08 bana o kaya üzerinde saati durduğumu ama bir daha çalıştırmadığımı hatırlattı J
O Usain Bolt gibi uzun bacaklarımı yaylandıra yaylandıra, uzun uzun, aça aça yaptığım 5.40’lık iniş saatime bir oya gibi işlenecekken, sadece yarışma saatinde bir ayrıntı olarak kalacaktı. Bunun demorilazasyonu ile 35. km’de Nevzat ile Evren’i bir yokuş başında uğurladım. Koşmayı bırakın yürümek bile zul geliyordu artık.
Bu şekilde yürüyerek koşarak finişe doğru yaklaştım. Arnavut taş yollara girince biraz da finişe gelmiş olmanın şevki ile koşmaya başladım ve finiş takına doğru açtım pergellerimi. Ali gelmiş, Tunç kenarıya yerleşmiş beni bekliyorlardı. Ali kaptan ile çak yapıp bu güzel anı Tunç kaptan eliyle ölümsüzleştirdikten sonra 5 saat 34 dakikalık bünyemde karşılığı eziyet olan nefis parkuru tamamlamış oldum.

Sakatlanmadan bu parkuru bitirmiş olmam büyük başarı onu belirteyim. Çünkü 2018 yılı toplam koşu mesafesi 1700 km olan ve maratonu 3.49 ile koşmuş, benden 10 yaş genç Tunç 4.34 ile 38k’yı tamamlarken, 2018 yılı 600 km toplam koşu mesafeli 43 yaşında biri olarak 5 saat 34 dakikalık performansıma şükretmem gerektiğini sonradan idrak ettim. Çünkü hazırlanmamıştım, çünkü hazır değildim, çünkü antrenman yapmamıştım ve bilmediğim bir alanda bilmediğim bir coğrafyada bilmediğim bir tarz olan patika koşusu yaptım. Bu şartlar altında 5 saat 34 dakikayı düşününce ne kaa ekmek o kaa köfte’nin canlı timsali olan koşu sporuna ve kendime haksızlık yapmamak en doğrusu diye düşündüm.
Sadece seneye hesabı görülmek üzere Aykut Çelikbaş ile çektirdiğim fotoğrafta görülen o koca göbeğimden kurtulmuş, kilomu 93’den 86 ya çekmiş, ekim ayı itibari ile yıllık koşu mesafesi 1500 üzerinde çıkmış bir Alpay olarak Cappadocia ile görülecek olan bir hesap açtım. Bunu da buradan kendime ilan etmiş olayım.


Finişteki ambians, soyunma çadırları, masaj imkanı ve en önemlisi taze fasulyeli, kıymalı soslu, makarnalı kolalı finisher menüsü ile Salomon Cappadiocia Ultra Trail organizasyonu yazının başında saydığım yerlerde koşma isteğimi bir nebze törpüledi diyebilirim. Zira benzer duyguyu ve tatmini burada yaşattılar bana. Elbette ki bu organizasyonlara katılmamış biri olarak neyin kıyasını yapıyorsun hacı diyebilirsiniz, ancak kıyas yapmıyorum, demek istediğim o yarışlara katılırsam duyacağımı düşündüğüm tatmini Salomon Cappadocia Ultra Trail’de aldım. Bunun altında da Argeus’un profesyonel operasyon yeteneği ve gönüllü takımı üniversite öğrencilerinin büyük çabası bulunuyor diye düşünüyorum. Gönüllü takımına buradan tekrar selam ederim. Evet pek yarış raporuna benzemedi farkındayım. Lakin benim yarış raporum da koşum gibi işte, başlangıcı ayrı sonu ayrı J
Ha eğer 119k koşan bir tanıdığınız varsa gelmesini beklediğiniz saatte kalkın o insanları karşılayın. Organizasyona önerim de gece orda finişte de sırf işi gelen kişiyi alkışlamak olan gönüllüler bulması yönünde. 119k koşup 3-4 tane hakemin görevlinin beklediği finişe girersem oturur ağlarım ben. Böyle düşündüğümüz için gece 1’e kadar Ali, Tunç ve ben 119k koşucularını karşılayıp alkışladık. Sanırım koşmasam da doğru düzgün, gece o finiş takının hakkını verdim diye düşünüyorum. Seneye görüşmek üzere…


XAyakkabılara gelince, Speedcros 4 zemin tutuşu iyi ama yastıklaması zayıf bir ayakkabı. O sebeple Kapadokya gibi sert zeminde daha farklı bir trail ayakkabısı ile koşmak daha doğru diye dşünüyorum. SLab ya da benzerleri. Hiç kayıp düşmedim evet ama şuan ayaklarımın altı falakaya yatmış gibi…

21 Şubat 2017 Salı

Sparta Kralı Leonidas’ın huzuruna üç kez çıkan koşucu: Aykut Çelikbaş



246 kilometreyi 36 saatin altında koşmak. Evet evet yazım hatası, rakam fazlası yok. Tam 246 kilometre, zaman sınırınız ise 36 saat. Spartathlon’dan bahsediyorum, yani M.Ö. 490 yılında, o zamanın en iyi koşucusu Pheidippides’in, Pers ordusunun saldırısına karşı Spartalılardan yardım istemek için gerçekleştirdiği koşuyu temsil ediyor. Kayıtlara göre bu koşucu 36 saatte bunu başarmış. İşte 1983 yılından beri bu süre kriterine göre düzenlenen Spartathlon’a tam 3 kez katılıp bitiren bir koşucumuzla söyleştik sizin için. Karşınızda birçok koşucunun örnek aldığı başarılı ultramaratoncu, son derece mütevazı, aynı zamanda samimi insan Aykut Çelikbaş.

Alpay Sönmez

1-Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Aykut Çelikbaş kimdir? Nerde doğmuş, neler yapmış, sporculuk hayatı, iş hayatı, özel hayatı, biraz bize Aykut’u tanıtır mısınız?
Merhaba, öncelikle teşekkür ederim. 1976 Ankara doğumluyum. Çocukluktan itibaren çeşitli spor dallarıyla uğraştım ama bunların arasından basketbol benim için en büyük bir tutkuydu. Üniversite yıllarına kadar hem okul takımlarında hem de amatör kulüplerde basketbol oynadım. Bunun dışında hemen her spor dalında iyi bir izleyiciydim. Eskişehir Anadolu Lisesi’nden sonra Makine Mühendisliği okudum ama bunun yapmak istediğim bir meslek olmadığına karar verdikten sonra önüme çıkan bir fırsatı değerlendirerek Amerika’da Eastern Michigan Üniversitesi’nde Technology Management bölümünü tamamladım.
O dönemde 10 yıl boyunca spordan uzak kalmıştım. İşim gereği bütün gün bilgisayar başında hareketsiz kalan biri olduğum için çok kilo almış ve Türkiye’ye döndükten sonra üç haneli rakamlara yaklaşmaya başlamıştım. Biraz kilo vermek için 2009’da koşmaya başladığımda durmadan 500 metre bile koşamıyordum. Okuyup araştırarak ve hem fiziksel hem de zihinsel yönden kendimi sürekli geliştirmeye çalışarak önce maraton sonra ultramaraton koşmaya başladım. Son 7 yılda aralarında dünyanın birçok tanınmış ultramaratonun da olduğu çok sayıda ultramaraton koştum. 2013’ten bu yana Salomon Türkiye ve Suunto Türkiye sporcusuyum. Koşu dışında iyi bir sinema ve spor izleyicisiyim ve çeşitli konulardaki kitaplar ve belgeseller ilgi alanım içinde.

 
fotoğraf: Galip Akkaya

2-Koşmanın anlamını koşanlar az çok biliyor, hiç koşmamışlar için bize koşmak ne demek, sizin için ne ifade ediyor, ne hissediyorsunuz koşarken, anlatır mısınız?
Evet, herhalde koşan bir kişiye sorulabilecek en zor sorulardan biri bu. Aslında koşmanın ifade ettiği şeyler benim için sürekli değişti. Basketbol oynadığım dönemde antrenmanlarda yapılan topsuz düz koşulardan nefret ederdim. Daha sonra kilo vermek için başladığım bir aktivite haline geldi. Daha sonra önüme küçüklü büyüklü hedefler koyup, bu hedefler doğrultusunda kendimi geliştirmenin güzelliğini gördüm.
Sonra koşunun adil bir spor olduğunu gördüm. Kendinizi geliştirmek istiyorsanız kestirmelere ve kısa süreli planlara yer yok ama bilinçli şekilde ilerlerseniz mutlaka gelişme gösteriyorsunuz. Kısacası ne koyarsanız onu alıyorsunuz. Bunu yapmak süreklilik, disiplin, planlama ve kararlılık gerektiriyor. Bunlar da sadece koşuda değil, hayatın her alanında size yardımcı olacak önemli özellikler. Bugün ise koşmak, uyumak ve yemek yemek gibi hayatımın bir parçası. Koştuktan sonra vücudunuzda bir yorgunluk hissedebilirsiniz ama zihniniz dinlenmiş ve yenilenmiş oluyor. Arkadaşlarla koşuyorsam güzel bir sohbet anlamına geliyor. Eğer yalnız koşuyorsam, zihnimin açılması ile kafamdaki sorulara farklı perspektiflerden bakarak cevap bulabiliyorum.
3- Koşu yeni yeni bizim ülkemizde hayatımıza dahil oluyor. Ancak hala niye koşuyorsun, kaçıncı oldun, insan koşmak için yaratılmamış, kendini sakatlayacaksın, yaşlanınca dizlerin tutmayacak gibi yaklaşımlara maruz kalıyoruz. Bu yaklaşıma doktorlar da dahil. Koşmak ve insan fizyolojisi üzerine ne dersiniz? Koşmak doğamıza aykırı mı?
Aslında insanlık tarihine bakarsak, koşmak değil bütün gün bilgisayar veya televizyon başında oturmak insan fizyolojisine aykırı. Özetlemek gerekirse, birçok yırtıcı hayvanın aksine, insanın ulaşabildiği maksimum koşu hızı çok düşük. Avlanmak için pençeleri yok, ayrıca ağız ve diş yapısı parçalamaya müsait değil. Ama düşük hızda çok uzun mesafeler koşabilmek için hiçbir memelide olmayan çok önemli özellikleri var. İki ayak üzerinde koşabilmesi, sadece avuç içlerinde ter bezi bulunan çoğu memelinin aksine ter bezlerinin tüm vücuda yayılmış olması ve çok daha az tüylü olması bunların başında geliyor.
Diğer memeli hayvanlar kısa sürelerde yüksek hızda koşabiliyorlar ama vücutları çok ısındığı için bunu devam ettiremiyorlar. İnsan ise terleyerek vücudu soğutabilme yeteneği ile çok uzun süreler koşabiliyor. Ateşli silahların, hatta ok ve yayın keşfedilmesinden önce çok uzun bir dönemde insanoğlunun kendinden çok daha büyük ve güçlü hayvanları yorma yöntemi ile avlayarak hayatta kalmasının sebebi de bu özelliklerinde yatıyor. Bu konuda detaylı bilgi sahibi olmak isteyenler için Daniel Lieberman’ın The Story of the Human Body kitabı son derece iyi bir kaynak.
Dolayısı ile koşmak insan vücudu için en doğal eylemlerden biri. Bütün gün hareketsiz kalmak ise teknolojik gelişmelerin sonunda ortaya çıkan çok yeni bir süreç. Bugün Londra, Berlin, New York gibi büyük maratonlara baktığınızda, çoğu sporcu olmayan yüzbinlerce kişi başvuruyor ama katılım limiti olduğu için aralarından sadece 40-50 bin kişi koşma hakkı kazanıyor. Dolayısı ile gelişmiş ülkelerde bu konuda artık pek bir tartışma kalmadı. Öte yandan her spor dalında olduğu gibi koşuda da belli riskler var. Dolayısı ile periyodik tetkikler sonucunda bilinçli ve kademeli şekilde yapılması şart. Fakat unutulan şey şu ki, spor yapmadığınız zaman fazla kiloya, düzensiz beslenmeye ve hareketsizliğe bağlı olarak çok sayıda hastalığa yakalanma şansınız daha fazla. Koşmanın insan psikolojisine sağladığı faydalardan bahsetmiyorum bile.

fotoğraf: Başak Gürbüz Derman

3-Ultramaraton nedir diyelim önce. Bize ultramaraton nedir anlatır mısınız? Türkiye’de düzenlenen ultramaratonlar hakkında kısa kısa bilgiler verir misiniz? Eksiklikleri, artıları, avantajları vs?
Ultramaraton tanım olarak maraton mesafesi olan 42.195 metreden uzun olan tüm koşulara verilen bir isim. Genelde mesafe ve süre bazlı olarak ikiye ayrılırlar. Mesafe bazlı olanlarda 50 km, 50 mil (80 km) 100 km ve 100 mil (160 km) gibi mesafeler ile daha çok karşılaşırız ama birçok yarışta böyle standart bir mesafe bulunmaz. Yarışın yapıldığı arazinin şartlarına göre mesafe değişir. Bu yarışlarda amaç önceden belirlenmiş zaman limiti içinde bu mesafeyi tamamlamaktır.
Süre bazlı olanlar ise genelde kısa bir parkurda tur atılarak yapılır. Örneğin, bir kilometre uzunluğundaki bir parkurda 12 saat boyunca koşabildiğiniz kadar çok koşmaya çalışırsınız. Alışık olduğumuz yol koşularının aksine ultramaratonlar dağlar, ormanlar ve çöller gibi her türlü hava ve zemin şartlarında düzenlenebilir. Ağırlıklı olarak tek seferde olsa da bazı yarışlar birden fazla günde de koşulabilir. Yine kısa yol koşularında görmediğimiz şekilde birçok ultramaratonda yağmurluk, ilk yardım malzemesi vs. gibi yanınızda taşımanız gereken zorunlu malzemeler bulunur çünkü arazide bir sorun yaşarsanız en azından belli bir süre kendi kendinize yeterli olmanız gerekir.
   
5-Spartathlon’a gelelim, ben amatör bir koşucu olarak bu koşuya dair bilgilerim mevcut, ama adını ilk kez duyanlar için bize spartathlon nedir anlatır mısınız? Diğer ultramaratonlardan farkı nedir? Daha uzun mesafeli yarışlar var dünyada, neden Spartathlon çok daha büyük anlam ifade ediyor koşucular için?
Evet dünyada çok farklı ultramaratonlar var. Spartathlon ultramaraton dünyasında birkaç açıdan önemli bir yere sahip. Öncelikle tarihte kayıt altına alınmış ilk ultramaraton koşusunu simgeliyor. Herodot’tan günümüze ulaşan belgere dayanan yarış M.Ö. 490 yılında, o zamanın en iyi koşucusu Pheidippides’in, Pers ordusunun saldırısına karşı Spartalılardan yardım istemek için gerçekleştirdiği koşuyu temsil ediyor. Bu kayıtlara göre Pheidippides, Atina’dan başlayıp 246 km’lik mesafeyi 36 saat içinde koşarak Sparta Kralı Leonidas’tan yardım istiyor. 1982 yılında İngiliz ultramaratoncular bir insanın bu mesafeyi bu süre içinde gerçekten koşup koşamayacağını anlamak için konunun uzmanı tarihçilere danışarak en uygun rotayı çıkarıyorlar ve 1983’ten itibaren her sene Spartathlon düzenlenmeye başlıyor.
Yarışa katılmak için önce başka yarışları belli sürelerin altında bitirerek belirlenen kriterleri karşılamanız gerekiyor. Dolayısıyla yarış her sene Eylül ayının son haftasında dünyanın en iyi yol ultramaratoncularını kendisine çekiyor. 34 yıllık tarihinde bitirme ortalaması ise %40 civarında. Dünyadan 400 koşucunun davet edildiği yarışın zorluk derecesini arttıran faktörlerden bazıları ise 29-30 derece ortalama sıcaklık, 160 km koştuktan sonra aşılması gereken bir dağ ve her birinin ayrı zaman limiti olan 75 kontrol noktası bulunması.
Tüm bunların yanında Spartathlon, olimpik idealleri temel alan bir yarış. 50’den fazla ülkeden koşucular bir hafta boyunca yan yana 5-6 otelde kalıyorlar. Dolayısı ile bir nevi Olimpiyat köyü havası yaratılıyor. Her ülke yarış için özel formalar, logolar hazırlıyor ancak rekabetten ziyade bu büyük meydan okumaya karşı tüm ülkeler arasında büyük bir dayanışma ve yardımlaşma ortamı oluşuyor. Atina’dan başlayıp 36 saat içinde 246 km uzaklıktaki Sparta şehrine ulaşan ve yarışın bitişini simgeleyen Leonidas heykeline dokunmayı başaran her koşucu mitolojik bir kahraman gibi karşılanıyor.
6-Siz bu maratonu tamamlayan, bu topraklardan çıkmış ilk, ve hala, tek koşucusunuz. Bu koşuya katılma fikrinin nasıl oluştuğunu, nasıl hazırlandığınızı anlatır mısınız? 3 kere katıldınız, neler hissettiniz koşarken, 3 yarıştaki 3 Aykut’u kıyaslar mısınız?
Spartathlon’u ilk olarak 2010 yılında duydum. O zamana kadar üç kez maraton mesafesini koşmuştum ve Türkiye’de henüz ultramaraton yarışı yoktu. Konu hakkında bulduğum tüm yabancı kitapları ve yazıları okuyordum. 100 mil (160 km) yarışları dünyada oldukça popülerdi ve en uç yarışlar olarak görülüyordu. O zamanlar 160 km koşmayı hayal bile etmekte zorlanırken 246 km’yi tek seferde ve 36 saat içinde koşmanız gereken bir yarışın olduğunu öğrendim ama bunun birkaç “deli” tarafından koşulan deneysel bir koşu olduğunu düşünüp üzerinde durmadım. Açıkçası mesafe ve süre o kadar saçmaydı ki, mutlaka işin içinde başka bir şey vardır diye düşündüm ve önemsemedim.
2011’in Ekim ayında İspanya’ya giderek 160 km’lik bir yarış koştum. Yarışı bitirdikten sonra iki İngiliz koşucu ile yemek yiyorduk. İçlerinden biri dünyanın en tanınmış ve zorlu ultramaratonlarını koşmuştu ve hayalinin günün birinde Spartathlon’u bitirmek olduğunu söylemişti. Döndükten sonra bu kez ciddi şekilde araştırmaya başladım ve bunun hem tarihi önemi hem de zorluk derecesi ile ne kadar saygı duyulan bir yarış olduğunu anladım.  O andan itibaren en büyük hayalim bir gün bu yarışı koşmak ve bitirebilmekti.
2012 ve 2013’te Türkiye’de ve dünyada birçok ultramaraton koştuktan sonra 2014 için yaptığım başvuru kabul edildi ve yarışın 32 yıllık tarihindeki ilk Türk koşucu olarak start noktasında yer aldım. Yarış hakkında bulduğum her şeyi okumuş ve fiziksel olarak iyi hazırlanmıştım.  Bunun yaptığım en zor şey olacağını biliyordum ama tahminlerimin de ötesine geçti. 33 saat 47 dakika sonra bitirdiğimdeki mutluluk ise her şeye değmişti ama bir daha yapabileceğimi düşünmüyordum.
2015 geldiğinde kendimle yüzleşmem ve bunu bir daha yapıp yapamayacağımı kendime kanıtlamam gerektiğini hissettim. Hani acemi bir tavla oyuncusunun bir ustayı ilk oyunda yenip masadan kalkmasını düşünün. İşte bunun olmasını istemedim ve bir daha yapabileceğimi kendime kanıtlamak istedim. Sonuçta 2015’te özellikle son 50-60 km’de kendimi iyi hissettim ve 2.5 saat daha hızlı koştum. 2016’da yarışı üçüncü kez üst üste bitirdikten sonra kafamda soru işareti kalmadı. Hazırlığı ve kendisi ile gerçekten zor bir yarış ama tarihi, koşarken hissetirdikleri ve tüm dünyadan gelen koşucuların ortak bir hedef uğruna bütünleşmeleri ile benim için dünyanın en özel ve güzel yarışı.


7-Ultramaratonlara dönersek, kimi koşucular “dünyada ultramaraton koşanlar, yani bu işin hakkını verenler gerçekten koşuyor, ama bizim ülkemizde insanlar çıkıyor 60 km’lik parkurun 40 km’sini yürüyor, sonra çıkıyor 60 km koştum, diyor” gibi bir algı var. Buna katılıyor musunuz? Aşağı yukarı aynı mesafelerdeki bir ultramaraton ile bir maratonu kıyaslarsak, nasıl bir sonuç çıkar ortaya? Bu kıyas doğru mudur ayrıca?
Bu soru birkaç şekilde cevaplanabilir. Örneğin maraton mesafesini ele alalım. Spor geçmişi olmayan ve 30 yaşından sonra koşmaya başlayan biri için maratonu 4 saatin altında bitirebilmek iyi bir hedeftir. 3 saatin altına inmek ise hiç kolay değildir. Dünyada maraton koşanların sadece %2’si 3 saat altında koşabilir ve bunun için çoğu zaman en azından birkaç yıl sürecek oldukça ciddi bir hazırlık gerekir. Dünya rekorunun 2:02:57 olduğunu düşünürsek, maratonu 3 saatte koşan birinin de “yürüdüğü” iddia edilebilir.
Bu perspektiften baktığınızda ultramaratonlarda da aynı durum geçerli. Yüksek irtifadaki dağlarda koşulan 100 kilometrelik bir ultramaratonu birinci 15 saatte bitirirken, sonuncu 30 saatte bitirebilir ama bu durum yavaş olanın işinin kolay olduğu anlamına gelmez. Hatta uykusuzluk ve sindirim gibi başka sorunlar ortaya çıkacağı için ultramaratonlarda süre uzadıkça işler katlanarak zorlaşır.
Ayrıca ultramaratonlarda bazen öyle yokuşlar ve zeminler olur ki, düz yolda koştuğunuz efordan çok daha fazlasını yürürken harcarsınız. Buradaki yürüme eylemini düz yolda yürümekle karıştırmamak gerekir. Dünyanın en hızlıları da dağlık yarışların bazı bölümlerinde yürürler. Sonuç olarak her yarışın kendi şartlarına göre belirlenmiş bir zaman limiti vardır ve bu limit içinde bitirmek esastır.
8-Ülkemizde yeni yeni geliştiğini belirttik koşunun. Dünya örneklerine baktığında şehirlerin, özel bölgelerin hep bir koşusu mevcut. Ya bir maraton, ya bir yarı maraton ya da güzel bir ultramaratonu oluyor. Bizim ülkemizin coğrafyasını ve iklimini düşündüğümüzde hem maraton hem de ultramaratonlar için çok güzel lokasyonlar sunuyor. Yeterince gelişim gösteriyor muyuz yoksa yavaş mı ilerliyoruz?
Türkiye’de ultramaraton yarışlarının henüz 6-7 yıllık bir tarihi var. Özellikle Amerika ve Batı Avrupa’da 1950’lerden sonra organize ultramaratonların giderek arttığını düşünürsek bu konuda ne kadar geç kaldığımızı görebiliriz. Ancak buna rağmen tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çok hızlı bir büyüme gözleniyor. Örneğin 2012’de bir elin parmağını geçmeyen sayıda yarış varken 2017’de düzenlenecek ultramaraton sayısı 25 civarında.
Tabii bu noktada sayı kadar kalite de önemli. Ben kısa süre içinde gelinen noktayı başarılı buluyorum çünkü temeller oldukça sağlam atıldı. Önceleri İstanbul’un Çekmeköy Ormanında başlayan küçük ölçekli yarışlarla, daha sonra da İznik Ultra’nın başını çektiği büyük organizasyonlar ile hem farkındalık yaratıldı hem de dünyadan önemli koşucular Türkiye’ye gelmeye başladı. Son birkaç yılda ise Salomon Cappadocia Ultra Trail çok önemli organizasyonlara imza atarak dünyanın en tanınmış patika ultramaratonlarının da aralarında bulunduğu Ultra Trail World Tour takvimine girmeyi başardı.
Kısacası yeni yarış düzenlemek isteyenler için önlerinde örnek alabilecekleri güzel yarışlar var. Şunu da belirtmek gerekir ki, yarışın büyük veya küçük olması önemli değil. Önemli olan belli standartlardan ödün verilmemesi ve yarış sayısı artarken kalitenin düşmemesi. Bence ülkemizdeki en büyük eksiklik ülkedeki yol koşularının yeterli hızda büyümemesi. Önce 5 ve 10 km yarışlarının sayısının artması ve İstanbul dışındaki çeşitli illere yayılması gerek. Ondan sonra bunu yarı maraton ve maraton mesafelerine taşıyarak, dünyadaki örnekleri gibi onbinlerce kişinin katılacağı yol koşuları yaratmamız gerekir. Böylece bu koşucu havuzu içinden ultramaratona daha sağlıklı bir geçiş olacaktır.
9- Size dönersek, önümüzdeki sene sizi tekrar Spartathlon’da görecek miyiz? Hedefleriniz nedir?
En büyük hedefim sağlıklı şekilde koşmaktan zevk almaya devam etmek. Yarışlara gelince, ülke içinden başlarsak, dediğim gibi 2017’de Türkiye’de birçok yarış düzenlenecek. Salomon Cappadocia Ultra Trail ve İznik Ultra mutlaka katılacağım yarışlar. Ayrıca Aladağlar Sky Trail, Mammut Tahtalı Ultra Sky ve Erciyes Sky Trail koşmayı planladığım yarışlardan bazıları. Eylül ayında Spartathlon’u dördüncü kez üst üste bitirmek ise en büyük hedefim olacak. Hazırlığımı ve özellikle yurtdışında katılacağım diğer yarışları buna göre planlamak zorundayım.


10-Koşuya başlamak isteyen, pc başından, tv önünden kalkıp bir şeyler yapmak isteyen gençlere, orta yaşlılara, yaşlılara ne önerirsiniz?
Öncelikle hepimiz spor yapma kültürü yeterince gelişmemiş bir ülkede yetiştiğimiz için ön yargılarını bir kenara koymalarını öneririm. Koşmayan kişilerden her duyduklarına inanmasınlar. Gelişmiş ülkelerde koşunun ne kadar yaygın olduğunu ve ne kadar büyük hızla büyüdüğünü araştırsınlar. “Ben sevmem veya ben yapamam” diye düşünenler için ben de dahil olmak üzere bugün koşan birçok kişinin başlamadan önce aynı düşüncelere sahip olduğunu söyleyebilirim. Yaşlı veya genç olmak inanın önemli bir kriter değil çünkü özellikle uzun mesafe koşmak için çok farklı özellikler gerekiyor. 60 yaşının üzerinde çok başarılı koşucu tanıdıklarım var. 
Kısacası koşuya engel bir sağlık sorunu olmayan ve 30 dakika durmadan yürüyebilen herkes bilinçli ve kademeli şekilde koşmaya başlayabilir. Motivasyonu yüksek olan herkesi sadece 8 hafta içinde durmadan 4-5 km koşabilecek seviyeye getirecek programlar var ve bunların dünyadaki başarı yüzdesi %90’ın üzerinde. Kafasında şüphesi olanlara söyleyebileceğim son şey şu: Deneyip devam etmezseniz kaybedecek fazla bir şeyiniz yok ama kazanabileceğiniz çok şey var. Son 3-4 yılda Türkiye’de hem yarış hem de koşan sayısı katlanarak arttı. Önümüzdeki 5 yılda etrafınızdaki birçok kişinin koşmaya başladığını göreceksiniz. Bence siz de denemek için fazla geç kalmayın!

Tüm yarış raporları, yazıları ve yarış sonuçları için: http://www.aykutcelikbas.com/



3 Ocak 2017 Salı

Bu ülkede ölmeden maraton koşabilmek




Maraton koşmak… Kararını vermek, o yolda hazırlanmak ve yapmak... Hepsi birbirinden zor aşamalar. Ölmeden yapılacaklar listesi hazırlasanız, içine mutlaka koymanız gereken bir madde, maraton koşmak… Tam 42 kilometre 195 metre…
2016 yılı kötü bir yıl oldu Türkiye için. Kanın oluk oluk aktığı, acıları boncuk gibi dizdiğimiz bir sene. 2017’nin ilk saatinde Reina’da yapılan katliam, 2017 yılının da farklı olmayacağını haber verdi bize. Ama hayat devam ediyor, insanoğlu bir yandan dertlenirken, kahrolurken, bir yandan da kendini rehabilite etme yollarını da buluyor. Benim için de bu, koşmak uzun zamandır. 2016 yılı içinde bir maraton koşma kararını vermem 2015 yılında 15k koştuğum Vodafone İstanbul Maratonu’nda oldu, lakin maratona öyle gaydırıguppak koşarak hazırlanamazsınız. Program uygulamanız, disiplinli çalışmanız, fedakarlıklar yapmanız gerek. 42 kilometre 195 metre… dile kolay, bir ömür gibi..
Bu sebeple 2016 yılı koşularımın tamamı aslında bu maratona hazırlık. Ancak sistemli koşu programım maratona 13 hafta kala başladı. Peki nasıl bir porgram? Ahanda şöyle:



Ancak önce 2016 başından ele alalım, ben koşu namına neler yapmışım,  hem de ülkenin durumuna bir bakalım:

11 ocak günü 10k 6 pace bir koşu yapmışım, ufak ufak antrenmanlar…
12 Ocak Sultanahmet Meydanı'nda Alman turist kafilesi hedef alındı. IŞİD’in üstlendiği canlı bomba saldırısında 11 kişi hayatını kaybetti.
13 Ocak Diyarbakır’ın Çınar ilçesinde PKK, İlçe Emniyet Müdürlüğü binasını ve çevresindeki lojmanları hedef aldı. Saldırıda 3’ü çocuk 6 kişi hayatını kaybetti.

17 Ocak’da körfez dönüşü yapmışım, işten eve dönüş. 15k 5.40 pace…
Aynı günün akşamı, Ankara’da askeri servise PKK’nin bombalı araçla düzenlediği saldırıda 28 kişi öldü.



13 Mart Haftasonu uzununu koşmuşum, 21k 5.30 pace…
Yine aynı akşam Ankara Kızılay’da yine PKK tarafından bombalı araçla düzenlenen saldırıda 35 kişi yaşamını yitirdi.

12 Mayıs’da bozcaada yarı maratonu öncesi son jog’u atmışım, 5k 5.50 pace…
Aynı gün Diyarbakır’ın Sur ilçesindeki Dürümlü mezrasında, bomba yüklü araç patlatılması sonucu 16 kişi hayatını kaybetti.

28 Haziran’da haftanın açılışını yapmışım, 12k 5.30 pace…
Akşamına İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali girişinde yaşanan silahlı çatışma sonrası, IŞİD’li 3 farklı canlı bomba eylemcisinin kendini patlatması sonucu 41 kişi hayatını kaybetti.

10 Ağustos’da diz kontrol koşusu kısa bir koşu 3,2 km 5.50 pace…
Aynı gün Diyarbakır'ın Sur ilçesindeki tarihi On Gözlü Köprü yakınlarında polis servis aracına bomba yüklü araçla düzenlenen saldırıda 5’i aynı aileden olmak üzere 6 kişi hayatını kaybetti.

15 Ağustos Koşukolik pazartesi koşusu 8k 5.40 pace…
Aynı gün Diyarbakır Bölge Trafik Müdürlüğü önünde bomba yüklü bir araçla düzenlenen saldırıda 5’i polis olmak üzere 8 kişi hayatını kaybetti.

20 Ağustos Foça’da Ahmet kaptanla foça turu, 16k 5.40 pace…
Gaziantep’in merkez Şahinbey İlçesi’nde sokakta yapılan düğünde kalabalığın arasına karışan İŞİD'li canlı bomba, üzerindeki patlayıcıyı infilak ettirdi. Patlamada 51 kişi hayatını kaybetti.

23 Kasım’da Körfez’i dönmüşüm yine, 15k, 5.25 pace…
Ertesi gün Adana Valiliği yakınında bulunan otoparkta bombalı araç patlatıldı, 2 kişi hayatını kaybetti.
24 kasım’da Eşekçukuru’nu ziyaret 10k 6.20 pace…

9 Aralık Kaynaklar trail 11k 5.35 pace…
Ertesi gün Beşiktaş’ta Beleştepe olarak bilinen Vodafone Arena yakınlarında düzenlenen iki bombalı saldırıda 44 vatandaşımız katledildi.

18 Aralık Bostanlı 11k 5 pace…
Bir gün önce  Kayseri’de bomba yüklü araçla askerleri taşıyan halk otobüsüne yapılan saldırıda, 15 asker şehit oldu, 48 asker yaralandı.

Koşunun rehabilitasyon yönüne vurgu olsun, hem de nasıl bir ülkede, nasıl hayatımızı sürdürdüğümüz ve hayatımızdaki küçük mutlulukları yaşarken kimi zaman nasıl suçluluk duyguları ile boğuştuğumuzu görelim diye çıkardım bu kronolojiyi. Neyse…

Gelelim maratonumuza, 13 haftalık programı verdim yukarda, onun yüzde 80’ine riayet ettim diyebilirim. Bir tane uzun firem var, 30k’lardan birini koşamadım. Programın son iki haftasını uygulayamadım zira dizimin tam ortasına bir ağrı gelip oturdu. Ne zaman koşsam, 2. Km’de başlıyordu. Sonradan öğrendim ki beynin bana bir oyunuymuş bu. Maraton tarihi yaklaştıkça artan stres sonucu beyniniz size bir oyun oynuyor, koşmamanız için size bir bahane hazırlıyor. Yarış sabahı start alana kadar yarışı bitiremeyeceğimi düşünüyordum. Yarışta ise hiçbir ağrı duymadım, Alpay 1-beyin 0…

İstanbul’a takımımızın Sezar’ı Kaan ile uçtum, doğrudan koşu fuarına geçtik. Kitlerimizi aldık, Koşukolik Şebnem’in standını ziyaret ettik, sonrasında kitlerimizle beraber kalacağımız Sultanahmet’teki otelimize geçtik. Küçük bir Sultanahmet turu, ertesi gün acılar içinde geçeceğimiz Gülhane Parkı’nı gezdik. 
 Güzelce beslendikten sonra otele geçip ertesi günü beklemeye başladık. Sabah 6 da kalktık, ne görelim dışarısını sel almış. Bardaktan boşanırcasına bir yağmur. Giyinip bel çantamı belime taktım, 4 tane 200 ml suluğumun ikisine magnezyum tozu, ikisine elektrolit tabletini attım. Koşu sırasında yoldan alacağım suları bunlara doldurup tüketecektim. 5 tane jeli de telefonumla beraber bel çantama sıkıştırdım. Hurma yiyemiyorum, sevmiim. Bacakları koparılmış hamam böceği gibin ne o öyle, ıyy… Neyse, artık hazırdım. Kahvaltıdan sonra otobüslere binmek için yağmurda otobüs sırasına girdik. Start noktasına vardık, son rütuşları yaptık ve maratonu 5.40 ortalama ile koşup 4 saatte bitirme kararı verdiğimiz Kardinal Tufan ve Bornova Lordu Ahmet ile koşumuza başladık.

Bu esnada Buca Dükü, yavru ayumuz Ferit de eşlik etti bir süre bize. Köprü çıkışı, Barbaros bulvarı inişi herşey istediğimiz gibi gidiyordu. Tempomuz 5.30-35 aralığındaydı, birbirimizi dizginliyor, sohbet ede ede koşuyorduk. Galata köprüsü’nde yoğun tezahüratlar eşliğinde 10k finişini geçtiğimizde 2 haftadır canıma okuyan diz ağrısının bir kandırmaca olduğunu anlamış oldum. Ağrıdan eser yoktu. Dönüşü yapıp 15k finişine yaklaşırken tempomuz hala istediğimiz gibiydi. Her 7.5 km’de bir jel, her 10 km’de bir magnezyum, bir elektrolit alma planımı da işletiyordum. Tabi yaptığım hataları yazının sonunda belirteceğim, eklemiş olayım, neyse devam edelim. Parkurun en dik kısmına Elif Aydoğdu ve eşi karikatürist Tan Oral'dan muz ve su takviyesi alarak girdim, elleri dert görmesin. Su kemerlerinin orayı tırmanırken, Ahmet ve Tufan ile 10’a kadar sırayla sayarak tempo vermemiz, hala tüylerimi diken diken eder. Bu şekilde parkurun en dik kilometresini de sorunsuz geçip 21. Km’de sahile inince rüzgarın hoşgeldini ile karşılaştık.
Kırılma noktası tam da burası aslında.
Ahmet kaptan rüzgara karşı temposunu korumayı seçerken, cüsseli koşucular olarak Tufan ile ben pace’imizi 6’ya düşürerek enerjimizi korumayı seçtik. (hata 1) Hesabımıza göre 8k böyle gidersek 8k da rüzgarı arkadan alırken tempomuzu arttırarak bu kaybedilen süreyi telafi edecektik. Tabi kazın ayağı öyle değil. 22-23. Km’de tufan temposunu 6.15lere çekince, zaten önden gitmiş ahmet’in peşinden ben de devam ettim. Ahmet 5.40, ben 6, tufan yanılmıyorsam 6.15 pace ile bu rüzgara karşı dönemi geçtik. 30k dönüşünü yapınca, yanımda sırtına 4 saat hedefini yazmış olan tavşan atleti gördüm ve peşine takıldım. Pace yine 5.40’lara inmiş, rüzgarı arkadan alır vaziyetteydim. Ama bir sorun vardı, gidemiyordum. Sakatlık yoktu, soluk soluğa değildim ama gücüm bitmişti. Daha önümde 10k vardı ve sırtında 4 saat yazan atlet benle arasını açtıkça işlerin sarpa sardığını fark ettim: karnım acıkmıştı.
Tüm programımda, tüm uzun antrenmanlarımda yanımda bulundurduğum kola ve meyve suyu yerine magnezyum ve elektrolit tercihimden pişman olmuştum. (hata 2) Siz siz olun, yarış günü test edilmemiş şeyler yapmayın. Resmen açtım. 38-39. Km’ye paceim 6.50-7’ye düşmüş vaziyette geldim, bu esnada sahilde yürüyenleri, gezenleri tarıyordu gözlerim. Bir dürüm yiyen varsa yanına yanaşıp elindeki dürümü isteyecektim. O derece açtım.
39. Km’deki son istasyona geldiğimde muz leğeninin yanında durdum, 4 tane yarım muz yiyip iki elime birer yarım muz daha alıp yürümeye başladım. 40. km'de yürüdüm evet. Zira bacaklar kalkmıyordu. Gülhane Parkı girişine gelince haydi koş dedim kendime ve parka girdim, artık 4 saat hedefi çoktan şaşmış, alt sınırım 4 saat 12 dakika hedefini de yürümüş olmam nedeniyle taze taze kaçmıştı. Bu esnada Türkiz kaptan bir güneş gibi doğdu parkın ortasında. İnsanın bir takımı olmalı şu hayatta, viva RED Runners… 4 saat 17 dakikalık maraton derecem 4 saat 20 dakika üzeri değilse Türkiz sayesindedir.
Onun motivasyonu ile yokuş yukarı parkı koştum, kapılardan geçip Sultanahmet’e tırmandım ve son düzlük. Solda el sallayan, bağıran takım arkadaşlarım, maratonu çok önce bitirip duşunu alıp gelmiş kaptanlar, Sezar, Kral, Ayrınmen… Bizleri desteklemek için gelmiş Burcu, Gözde ve Özkan kaptanlar ve sürpriz bir şekilde finişe gelen Sarı kaptan…
İşte o manzara 17 dakikalık rötarı unutturup bir maraton finisher olduğunuzu ve ne büyük bir iş yaptığınızı idrak etmenizi sağlayan manzara… Sizi alkışlıyorlar, destekliyorlar… Ağlamamak için bahane bulmak zor…Elime tutuşturdukları bayrak ile son deparımı atıp finişi geçtim. Sonrası bir bulut…Ağlasam mı? Birini görsem, tanıdık bir yüz, ağlayacağım hüngür hüngür. Nereye gideceğimi bilemiyorum, elime verdikleri çantadan çıkan çikolata ve muz, "ağlama ulan, açsın, ye bizi" deyince kendime geldim ve onları yedim. Sonrasında Tufan’ı karşılamak için takım arkadaşlarımın yanına geçtim. Ve evet Tufan da göründü geliyor, ona da böğürüp gazı verdikten sonra bir maratonu bitirmenin verdiği mutlulukla baş başa kaldım. Evet hedef süremin dışında kaldım, bir sürü sorun yaşadım ama ne gam. Maraton koşmuştum. 41 yaşında, 42 km koşmuştum.

Topal ördek gibi gezerken sonrasında, protein yüklemesini yaparken suratınızın orta yerine yerleşen sırıtışa, bir senedir yaptığımız hazırlıkların meyvelerini toplamanın verdiği huzura ve acaba maratonu bombalarlar mı, ölür müyüz endişesinin boş çıkmasının verdiği rahatlama karışarak havaalanının yolunu tutuyoruz. Evet artık bir maraton finisherim, çalıştım başardım. Siz de bunu yapın derim, yaşınız, kilonuz, durumunuz hiç önemli değil. Çalışmak bu işin vizesi. Çalışın koşun, ölmeden yapılacak 100 şey yok artık bende, biri çizili ve çok mutluyum…

Koşumun strava kaydı için: https://www.strava.com/activities/774815878

Viva RED Runners demiş miydim? Evet…